ALANIN TARİHİ VE KİMLİK DEĞERİ

1 HAVA VE YAĞMUR TANRISININ EVİ: LATMOS DAĞI

            Bafa Gölü bir zamanlar Ege Denizi’nin bir parçasıydı ve ana karanın derinlerine kadar uzanan Miletos körfezinin arka kısmını oluşturmaktaydı. Bu körfezde, körfez girişini denetleyen güçlü kent Miletos, Myus (Avşar), Pyrrha, Latmos ve Herakleia (Kapıkırı) antik kentleri ile Miletos’a ait liman yeri olan Ioniapolis (Gölyakası) bulunmaktaydı (fig. 1). Geç antik dönemden itibaren Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlar, Latmos körfezinin denizle bağlantısını kesmiş ve Orta Çağ sonlarına doğru bu körfezi göle dönüştürmüştür (fig. 2). Geçen zaman içinde göl suyunun barajla denetim altına alınması sonucunda, su seviyesi deniz suyu seviyesinden daha yüksek duruma gelmiştir. Göl suyunun seviyesinin yükselmesi sonucu ise antik dönemde yapılan kıyıdaki yapılardan bir kısmı ve bazı mezarlar günümüzde sular altında kalmıştır. Bafa Gölü, zengin doğal ve kültürel kaynak değerleri nedeniyle 08.07.1994 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile 11842.07 hektarlık alanı kapsayacak şekilde Tabiat Parkı, Bafa Gölü’nün kıyı şeridinden itibaren 250 m genişliğindeki alan ise Doğal Sit ilan edilmiştir.

Bafa Gölü’nün doğusu boyunca uzanan, antik dönemin Latmos, günümüzün Beşparmak Dağları gnays ve granit kütlelerinden oluşmaktadır. Dik yamaçları, ıssız vadileri, ferah yaylaları, muhteşem çam ormanları, nadir görülen hayvan ve bitki türlerini içinde barındıran bu “kaya deryası”, muhteşem doğasıyla dünya üzerindeki sayılı yerlerdendir. Bu dağlık arazi üzerine dağılmış, çok farklı dönemlere ait yerleşim izleri vardır. Bunlar, tarih öncesi dönemlerden, yani MÖ 8.-7. binden Osmanlı Dönemi’ne dek uzanır.

2 PREHİSTORİK DÖNEM (MÖ 10000-3000)

Latmos’ta insan yaşamına ilişkin en erken kalıntılar prehistorik (tarih öncesi) kaya resimleri ve yerleşim izleridir. 1994 yılında A. Peschlow-Bindokat tarafından yapılan yüzey araştırması sırasında, Söğütözü köyünden arıcı Yaşar Beşparmak, Göktepe yakınlarındaki bir kaya resmini göstermiş ve akabinde bölgede 160’ın üzerinde kaya resmi tespit edilmiştir. Bunlar Batı Anadolu’nun bilinen ilk kaya resimleri olması bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir. Ayrıca Latmos kaya resimlerinin betim dili ve sembolik içeriği, Karia’nın hava tanrısı ile Eski Anadolu’nun dağ tanrısının çok eski söylenceleriyle dolu, kökleri çok eskilere uzanan büyülü törenlerini yansıtmaktadır. Latmos kaya resimleri Anadolu ve yakın coğrafyalarda bilinen, çağdaş örneklerinden farklı olarak kazıma çizgilerle değil, doğal kök boyaların kullanılmasıyla oluşturulmuştur. Bunun yanı sıra, asıl odaklandığı konu hayvanlar olan Batı Avrupa Buzul Çağı resimlerinden farklı olarak, Latmos kaya resimlerinin konusu insandır. Bu nedenle kutsal Latmos Dağı’nın bünyesinde saklanan, Batı Anadolu’nun en erken dönemlerine ait bu betimler, tüm dünyada örnekleri bulunan kaya resim sanatı içinde benzersizdir.

Resimlerin dağ zirvesinin etrafında kümelenmesi, dağın zirvesiyle yani Hava tanrısı kültünün bulunduğu yerle ilişkili olduklarını göstermektedir. Resimler kayaların düz yüzeylerine değil, erozyon sonucu iç kısmı mağara benzeri bir oluşum sergileyen kayaların aşınmış yüzeylerine yapılmıştır (fig. 3-6). Latmos Dağı’na has gnays kayaçların oluşturduğu sarkıt ve mağaralar, niş biçimli kavisli köşelerle aşınmış olup, bu görünüm mağaranın içerisine gizemli bir çehre kazandırmaktadır. Günümüzde buraya gelen bir ziyaretçi dahi kendini gerçeküstü bir yontu parkında hissetmektedir. Latmos Dağı, tüm bu oluşumları tanrının işi olarak yorumlayan Prehistorik Dönem insanının hayal gücünü ve inançlarını büyük oranda etkilemiştir. Bu kudretli varlık, yörenin dağ tanrısıdır. Beşparmak Dağı’nın zirvesi oluşturan Tekerlek Dağ (1.375 m) hava ve yağmur tanrısının kutsal alanını oluşturmaktadır. Bu alan tarih öncesi dönemlerden itibaren ayin yürüyüşlerine ve dini törenlere sahne olmuştur. Bu geleneğin Bizans Dönemi boyunca da devam etmesi, Latmos Dağı’nın 10 bin yıldan fazla bir süre kutsal kabul edildiğini göstermektedir.

Latmos prehistorik kaya resimleri, göl seviyesinin hemen üzerindeki dağın eteklerinden başlayıp, 930 m yüksekteki yerlere kadar ulaşmaktadır. Resimler, tek başlarına duran kayaların iç yüzeylerinde bulunan doğal oyuklara, asıl yerinden kopmuş, çoğunlukla yana yatık şekildeki kaya levhalarına, üst kısmı çıkıntılı kayaların iç yüzeylerine veya daha küçük kaya yüzeylerine yapılmıştır.

3 HİTİTLER DÖNEMİ (MÖ 2. BİN)

            2000 yılında Latmos’ta yapılan yüzey araştırmaları sırasında, deniz seviyesinden 1000 m yükseklikteki Suratkaya’nın doğu yamacında Hitit hiyeroglif yazıtı bulunmuştur. Bu keşif, son yıllarda -prehistorik kaya resimlerinden sonra- Batı Anadolu’da yapılan en büyük arkeolojik keşiflerden biri olarak nitelendirilebilir. Suratkaya, Karabel (İzmir) ve Akpınar’ın (Manisa) ardından Batı Anadolu’da bu tür yazıtların bulunduğu üçüncü yerdir. Bu Hitit hiyeroglif yazıtı, MÖ 2. binyıl Anadolu tarihi coğrafyası için bir sabit nokta oluşturmaktadır. Bu yazıt bir yandan Hitit vesayeti altındaki Mira Ülkesi’nin Karabel Geçidi’nden Latmos’un güney ucuna kadar ulaştığını, diğer yandan da Hititlerin gerçekten de Ege kıyılarına kadar geldiğinin kanıtıdır. Böylece Hitit kaynaklarında adı geçen Millawanda’nın Miletos ile özdeş olduğu hemen hemen kesinlik kazanmıştır.

            Suratkaya’nın oldukça çıkıntılı bir yüzeyine kazınan hiyeroglif, farklı aralıklarla kaya yüzeyinin tümüne yayılmış altı işaret grubundan oluşmaktadır (fig. 7). Bu işaretlerden beşincisi, büyüklüğü ve merkezi konumuyla diğerlerinden hemen ayırt edilmektedir. Yazıtın ana ve en önemli parçası olduğu anlaşılan bu motif, büyük olasılıkla Hitit kralı II. Murşili’nin (MÖ 1318-1290 civarı) evlatlık yeğeni ve Mira kralı Maşuiliwa’nın evlatlık oğlu Büyük Prens Kupanta-Kuruntiya’nın kartuşudur (fig. 8). Kartuş, Hititlerde adet olduğu üzere üç işaret grubundan oluşmaktadır: Ortada ad işareti, bunun sağında ve solunda simetrik yerleştirilmiş birer kez unvanın belirtilmesi şeklindedir. İsim işareti olan üstteki hiyeroglif “ku”, ortadaki “pa” ve alttaki “i(a)” anlamına gelmektedir. Bu isim Kupanta-Kuruntiya adının kısa biçimi olan Kupaia’dır.

Yazıtın bulunduğu kaya çıkıntısının bir geçit ya da transit yolun veya bir kült alanının yakınında bulunması, buranın sınır belirleme yeri olduğunu düşündürmektedir. Nitekim sarkıt biçimli bu kaya oldukça ileri taşan “çatısına” rağmen bir sınır işareti özelliği taşımaktadır. Suratkaya’ya yandan bakıldığında, bir yaban hayvanının ya da efsanevi bir yaratığın başını veya ağzını açmış bir kaplumbağayı çağrıştırmaktadır (fig. 9). Hititlerin hayvanları anımsatan arazi şekillenmelerini sınır çizgisi belirlemek için seçtikleri bilinmektedir. Bu nedenle Suratkaya’nın da Mira ülkesinin güney sınır taşı olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Yazıtın bulunduğu kayanın önünde define çukuru vardır.

4 MÖ 1000-300 YILLARI ARASI

4.1 Karia Kenti Latmos

            Prehistorik Dönem yerleşim izlerinin ardından bölgedeki ilk düzenli kent oluşumunun MÖ 1. binin başlarında gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu kent, dağ ile aynı adı taşıyan “Latmos” kentidir. Edebi, epigrafik ve arkeolojik kanıtlarla MÖ 6. yüzyıldan beri var olduğu bilinen Latmos, Bafa Gölü’nün kuzeyindeki küçük bir vadinin üst tarafında, kayalıklar arasında yer almaktadır. Karialılar tarafından kurulan bu yerleşmede evler kayalıkların içine ya da kayalar üzerine inşa edilmiş, böylece doğal kaya kütleleri de büyük ölçüde mimari yapılara dahil edilmiştir. Çoğunlukla saklı, gözlerden uzak konumda olduğu gözlenen ve kısmen de ufak birer kale izlenimi veren bu kaya evleri, erken dönemlerde burada oturanların korunmasını yeterince sağlamış olmalıdır. Çünkü Latmos MÖ 5. yüzyılın sonlarına kadar savunma yapılarından yoksun, açık bir yerleşmeydi. Latmos’ta değişik biçim ve büyüklükte yüzden fazla evin varlığı saptanmıştır. Bunlar tek ya da çok odalı olduğu gibi birden fazla evden oluşan yapı kompleksleri halinde de düzenlenmiştir (fig. 10-11). Latmos’un kaya evleri, antik dönemde kırsal mimaride doğal kayaların hem inşaat hem de korunma amaçlı değerlendirilmesine en güzel örneklerdir.

Latmos MÖ 5. yüzyılda kurulan Attik-Delos deniz birliğine üyeydi ve federal kasaya komşuları Myus, Priene ve Mylasa gibi 1 talent üyelik aidatı ödemekteydi. Buradan hareketle Latmos’un öneminin bu kentlerle eşdeğer olduğu söylenebilir.  
Latmos kentinin etrafı MÖ 4. yüzyılın ilk çeyreğinde surla çevrilmiş, böylece kent kesin biçimini almıştır. Savunma yapıları inşa edilirken yine arazinin sunduğu olanaklardan yararlanılarak, ulaşılamayacak derecede yüksek kayaların savunma duvarına dahil edilmesiyle bazı yerlerde sur yapılmasına gerek duyulmamıştır. Savunma yapıları 14 kule ve 3 kaleyle savunulan kent duvarından ve yine savunma işlevi gören pek çok iç ve dış yapıdan oluşmaktadır. Kalıntıları günümüzde de görülen kentin giriş kapılarından biri doğuda, diğeri de güneydedir. Savunma yapıları arasında, kent dışında çıplak bir kaya sırtına yapılmış heybetli kule ile özellikle kuzey kent surundaki iç kale ve kent içinde tahkimat altına alınmış saray da önemli yapılardandır (fig. 12). Ayrıca kent içinde çok sayıda kamu yapısıyla dinsel işlevli yapılar da tespit edilebilmektedir. Bu yapılar arasında Agora (fig. 13) ve Endymion’a ait olduğu önerilen anıt mezar ( fig. 14) kayda değerdir.
Bizans Dönemi’nde yeniden iskan edilen kent merkezinde bu döneme ait yapı kalıntıları da görülmektedir. Endymion anıt mezarının yakınlarında, agoranın bir kaç metre kuzeybatısında, kuzey ve batı kısmı teras biçiminde düzenlenmiş küçük bir yükselti bulunmaktadır. Günümüzde Pantokrator Manastırı’na ait kalıntıların görüldüğü bu alan antik dönemde Latmos’taki kutsal alan olmalıdır (fig. 15). Bu manastırın aşağısında, fresklerle süslenmiş Pantokrator Manastırı’nın bir bölümünü oluşturan bir mağara vardır. İsa’nın Pantokrator olarak betimlendiği, iki melek tarafından taşınan mandorlanın altında, T. Wiegand zamanında henüz tahrip olmamış, sağda ay tanrıçası Selene’nin, solda ise güneş tanrısı Helios’un büstünün betimlendiği iki madalyon bulunuyordu. Roma İmparatorluk Dönemi seyahatname yazarı Pausanias, Latmos’ta Endymion anıt mezarından başka diğer bir kutsal alanın varlığından söz etmektedir. Bu mağara olasılıkla Selene ile Endymion’un buluştukları mağaraydı. Burası, Latmos’taki efsanenin geçtiği yer olduğundan, antik dönem boyunca kutsallığını korumuştur.
Figür 16: Latmos ve Herakleia kentlerinin planı

5 HERAKLEIA ANTİK KENTİNDEKİ YAPILAR

5.1 Kent Suru

Latmos Herakleiası sadece Batı Anadolu’nun değil tüm Akdeniz Havzasının en görkemli kent suruna sahiptir. Yaklaşık 6,5km uzunluğundaki kent suru, güneydeki kıyı şeridinden kuzeyde Latmos Dağı’nın devamı olan, yaklaşık 350m yükseklikteki sırtları takip ederek, dağ kolunun zirvesine doğru genişlemektedir. Latmos Dağı’nın güney eteklerinde çok geniş bir arazi üzerinde ilerleyen kent surları, Herakleia yerleşim alanından çok daha geniş bir alanı çevrelemektedir. Hellenistik dönem içerisinde bu geniş alan “diateichismata” adı verilen bir ara tahkimat duvarı ile sınırlandırılmıştır.

Kent surunu oluşturan duvar bedenleri ve kuleler, uzun dikdörtgen sıra blokları ile bu sıra blokları arasına sistematik olarak yerleştirilen dar atkı/bağ taşlarından oluşan isodomos teknikte inşa edilmiştir. Kent suru, bir kısmı çatı seviyesine kadar korunmuş 65 kadar kule ile desteklenmiştir. Kuleler arasında, en fazla 5,8m yüksekliğe sahip beden duvarları üstünde seğirdim yerleri vardır. Bu seğirdim yerlerindeki siperlerin mazgal açıklıkları, “epalksis” denilen kapanır bir sisteme sahiptir. Kuleler dikdörtgen, yarım daire planlı ve eğimli yüzlüdür. Dikdörtgen kuleler, ilk inşa evresindeki kent surunun karakteristik özelliğidir. Yarım daire biçimli ve kavisli yüzlü kuleler ise daha sonraki eklemelerle ilişkilidir. Kulelerin çoğu iki katlı olup, nadiren üç katlı olanlar da vardır. Alt katın duvarlarında okçular için mazgal açıklıkları bulunmakta iken, üst katta taş ve ok fırlatan ağır silahlar için yapılmış pencereler vardır. Kuleler, söz konusu hassas teçhizatı korumak için bir çatı ile kapatılmıştır. Herakleia’nın MÖ 4. yüzyılın sonu-3. yüzyılın başlarına tarihlendirilen görkemli kent suru, sadece bir kentin savunulması için değil, aynı zamanda kentin ve kent surunu yaptıranların dış dünyaya verdikleri mesajla da ilişkilidir.

Platform dahil tapınağın alt yapısı ve cella duvarları yerel gnaystan inşa edilmiş, cellanın içi beyaz sıvayla kaplanmıştır.

Athena Latmia Tapınağı distylos in antis plan tipinde, küçük bir yapıdır (yaklaşık 9 x 16 m). Kentin ana tanrıçası Athena Latmia için inşa edilen tapınağın bu denli küçük boyutlarda olması, yapıldığı yerin doğal koşullarına uyum sağlayan bir planlamanın sonucu olmalıdır. Tapınağın Dor düzenindeki cephesi gri mermerden yapılmış olup, bugün mimari blokların büyük çoğunluğu yapının etrafına dağılmış durumdadır. Mermer anta blokları, aynı zamanda kent arşivi olarak kullanılmıştır.

5.3 Agora

Herakleia, sıra dışı kayalık topoğrafik yapısına rağmen, agora merkezli bir kent planlamasına sahiptir. Kentte en geniş düz alanın bulunduğu yerde kurulan agora, bouleuterion (meclis binası) ile birlikte kompleks olarak inşa edilmiştir. Şehirle ilgili politik, dini, ticari ve sosyal faaliyetlerin gerçekleştiği agora, halkın en çok zaman geçirdiği mekânların başında gelmektedir. Herakleia Agorası, yaklaşık 120m uzunluğunda, 60m genişliğinde, dikdörtgen planlıdır. Kuzey tarafı doğal kayalık alana uyum sağlaması açısından L şeklinde düzenlenmiştir. Agoranın güneydoğu köşesinde depo/dükkân sıraları bulunmaktadır. Duvar yüzeylerinde yer alan ara kat zeminleri için açılmış hatıl yuvaları, yapının iki katlı olduğunu göstermektedir. Günümüzde agoranın en sağlam durumda korunan bölümünü oluşturan bu depo/dükkânların alt katları agoranın dışındaki caddeye, üst katları ise agora meydanına açılmaktadır. Agoranın arka duvarları ve güneydoğudaki mekanlar yerel gnaystan, stoaların Dorik ön cephesi mermerden inşa edilmiştir. Batı stoaya ait stylobat blokları yer yer korunmuş durumda iken, yapının kuzey cephesi ile modern yolun bulunduğu doğu cephesi büyük oranda tahrip olmuştur. Mevcut konumuna göre agora, kentin ekonomik açıdan en gelişmiş olduğu dönemde, MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiştir.

5.4 Meclis Binası (Bouleuterion)
Bouleuterion MÖ 2. yüzyılda, agora ile birlikte kompleks olarak inşa edilmiştir. Bugün modern yerleşim alanı içinde kalan yapının doğusunu sınırlandıran destek duvarı, birkaç oturma sırası, ön avlunun batı duvarı ve yapının çevresine dağılmış durumda olan az sayıda mimari blok görülebilmektedir.
Bouleuterion, doğu-batı doğrultulu inşa edilmiş dikdörtgen planlı bir yapıdır. Güney uzun duvarı üzerinde yer alan iki giriş kapısı doğrudan oditoryuma açılmaktadır. Yapının iç kısmında Π şeklinde düzenlenmiş mermer oturma sıraları bulunmaktadır. Oturma sıralarının bittiği yerde, bugün biri in situ durumda korunmuş olan sütun sırası yer almaktadır. Çatıyı taşımak amacıyla inşa edilen bu sütunlar aynı zamanda arka duvar ile sütunlar arasında iç sirkülasyon için bir koridor oluşturmuştur. Dor düzeninde inşa edilen bouleuterion, Priene ve Milet bouleuterionları ile benzerlikler gösterir. Yapının duvarları gnaystan, oturma sıraları ile cephe düzenlemesi mermerden yapılmıştır.
Bouleuterionun güneyinde, kuzey ve doğusunu L şeklinde stoaların sınırlandırdığı bir ön avlu ile bu ön avluya ulaşımı sağlayan propylon (anıtsal kapı) bulunmaktadır. Çift yarım sütunlu payelerin kullanıldığı propylon da yine Dor düzeninde bir cepheye sahiptir. Yapı bugün büyük oranda toprak altındadır.

5.5 Endymion Kutsal Alanı

Herakleia’da bulunmuş ve bugün Paris Louvre Müzesi’nde korunan bir yazıta göre Endymion, Herakleia’nın kurucusu olarak görülmektedir. Kentin efsanevi kurucusuna adanan tapınağın yarım daire formundaki sıra dışı planı, Endymion’un doğal kutsal alanı olarak kabul edilen bir mağaranın taklit edilmesi ile ilişkili olmalıdır. Bu nedenle cella apsis biçimli arka duvarla yapılarak, ana kaya da yapının içine dahil edilmiştir. Pronaosta beş sütunlu (pentastylos-in antis) bir cephe düzenlemesi vardır. Yapım tekniğine göre kutsal alanın Hellenistik dönemde inşa edildiği söylenebilir.

Endymion, Latmos Dağı’nda yaşayan genç ve yakışıklı bir çobandır. Latmos Dağı’nda sürülerini otlatır, kavalından dökülen ezgileriyle doğayı şenlendirir, akşam olunca da Bafa Gölü’nün kenarındaki mağarasında dinlenmeye çekilirmiş. Bu ıssız dağlarda Endymion’u Ay Tanrıçası Selene dışında kimsecikler görmezmiş. Her akşam Selene’nin Bafa Gölü’nün ışıltılı sularından gökyüzüne doğru yükselerek, Latmos Dağı’nı ışıklarıyla sarmasını izleyen çoban Endymion, bu güzelliğe âşık olmuş. Selene de kimi zaman kavalına can verişini dinleyerek, kimi zaman da ıssız dağın yamaçlarındaki mağarasında sere serpe yatışını izleyerek, bu yakışıklı gence gönlünü kaptırmış. Selene, Endymion geceleri uykuya daldığında sessizce sevgilisinin yanına gelir, onu severmiş. Tanrıların tanrısı Zeus, Selene ile Endymion’un bu her gece yenilenen sonsuz sevgilerinden etkilenmiş, Latmos Dağı’nın yakışıklı çobanına bir armağan vermek istemiş ve dile benden ne dilersen demiş. Endymion da ölümsüz bir uykuyla uyumayı dilemiş (bazı çevirilerde Selene’nin sonsuza dek Endymion ile birlikte olabilmek için Zeus’tan sevgilisine sonsuz uyku vermesini istediği yazılıdır). İşte o gün bugündür Ay tanrıçası Selene, Latmos Dağı’na aşkla dokunur, ışıltısıyla Bafa Gölü’nü gümüş bir tepsi gibi parlatır. Selene ve Endymion’un aşkı, şair Sappho’dan beri antik şiirin tanınan konularından biridir ve bu konu, Hellenistik dönemden günümüze kadar mozaik, heykel, resim gibi pek çok farklı sanat dalında yer bulmuştur. Antik yazarlardan Yaşlı Plinius, ayın hareketlerini gözlemleyen ilk insan olarak Endymion’dan bahseder ve böylece onun bir astronom olduğunu dile getirir.

5.6 Roma Hamamı ve Palaestra

Tiyatro ile meclis binası arasında kalan düzlükte yer alan ve Roma İmparatorluk Dönemi’ne tarihlenen hamam yapısı, güneyindeki palaestra ile birleşerek kompleks bir yapı oluşturur. Kentteki kesme taş yapıların aksine hamamda, Roma İmparatorluk dönemi inşa teknikleri uygulanmıştır. Sadece üç mekanı görülebilen hamamda, güneyde dikdörtgen planlı bir mekan, bunun kuzeyinde yuvarlak bir oda ve yuvarlak odanın doğusunda da bir duvarı ayakta kalmış bir başka mekan vardır.

Hamamın güneyinde, doğu-batı yönde uzanan dikdörtgen planlı bir yapının varlığı tespit edilmiştir. Büyük oranda tahrip olan yapıdan geriye, yüzeyde in situ durumda korunmuş birkaç stylobat bloğu, sütun tamburları, kalp şekilli paye ve triglif-metop blokları kalmıştır. Tamamı mermer olan bu bloklar, palaestrayı çevreleyen stoaların dor düzeninde inşa edildiğine işaret etmektedir. Yapı kalıntısının yer aldığı düzlük alanın doğusunu sınırlandıran bahçe duvarında ise stoaların arka duvarını oluşturduğu düşünülen yerel gnaystan kesilmiş dörtgen bloklar bulunmaktadır.

5.7 Tiyatro

Kayalık bir alan üzerine inşa edilen tiyatronun oturma sıraları (cavea) doğuda, sahne binası ise batıda yer almaktadır. Çok az bir bölümü görülebilen caveadaki oturma sıralarının alt yapısı doğal kayanın kesilmesiyle oluşturulmuş, bunların üzerine mermer oturma sıraları yerleştirilmiştir. Oturma sıralarının arasında, seyircilerin sirkülasyonu için açılmış, oturma sıralarının yarı yüksekliğine sahip basamaklar (krepis) vardır. Tiyatronun dış hattını belirleyen analemma duvarı, yapının yaslandığı yamacın üst kısmında takip edilebilmekte, güney köşede ise bu duvarın 12 sırası görülebilmektedir. Mevcut durumuna göre tiyatro tek diazomalı olmalıdır.

Sahne binası (scenae) dikdörtgen planlı olup, 22 m genişliğe ve 7 m derinliğe sahiptir. Sahne binasının beş mekanına ait duvarlar iyi durumda korunmuştur. Tiyatroda herhangi bir kazı çalışması yapılmadığından, yapı hakkındaki bilgiler de çok kısıtlıdır. Mevcut durumuna göre 1500-2000 kişi kapasitesine sahip olduğu düşünülen tiyatro, kentin en parlak dönemi olan MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş olmalıdır.

5.8 Liman Kapısı

Herakleia, çoğu dikdörtgen planlı 65 kulesiyle 6,5km uzunluğunda, oldukça sağlam korunmuş kent suruna sahiptir. Gösterişli kent surundan Herakleia’ya erişim, ana ve yan girişler sayesinde mümkün olmaktaydı. Bu kapılardan kuşkusuz en görkemlisi kentin doğu kapısı olarak da bilinen Liman Kapısı’dır. Antik dönemde Göl Kalesi’nin doğusundaki koy, Büyük Menderes Nehri’nin alüvyonları ile körfezin ağzı kapanmadan önce kentin limanıydı. Deniz yoluyla gelenlerin kente giriş yaptığı bu kapı, günümüzde modern köy yerleşiminin girişinde yer almaktadır. Limandan kente erişimi sağlayan taş döşeme yola ait kalıntılar bugün görülemese de 1900’lü yılların başında çekilen fotoğraflarda bu yol sağlamdır. 

Güneyinde yer alan bir kule ile korunan Liman Kapısı düzgün kesilmiş dikdörtgen bloklardan örülmüş kemer açıklığına sahiptir. Kapının iç kısımda yer alan yuvalar, kilit mekanizmasının varlığını göstermektedir. Bu da kapının herhangi bir tehlike anında kapatıldığının ve sürgüleme yöntemiyle kilitlendiğinin kanıtıdır.

Herakleia’ya 18. yüzyılda yerleşen Türk aileler, Liman Kapısı’ndan dolayı buraya “Kapıkırı” adını vermişlerdir. Kent surlarıyla çağdaş olan kapı yaklaşık MÖ 300 civarına tarihlenmektedir.

5.9 Nekropolis

Hem eski kent Latmos hem de Herakleia’nın çevresindeki geniş alanlar nekropolis (mezarlık) olarak kullanılmıştır. Kentin güneyinde, Bafa Gölü’nün doğu koyundaki yarımadada yer alan üç yüzden fazla mezar, Herakleia nekropolleri arasında önemli bir yere sahiptir (fig. 44-47). Mezarlar bölgenin topoğrafik yapısına bağlı olarak gösterişsiz kaya lahitlerinden oluşmaktadır. Bunlar ana kayaya dikdörtgen formda oyulmuş muntazam çukurlar şeklindedir. Bu mezarların ortalama uzunlukları 1,80 metre, genişlikleri ise 0,40-0,50 metredir. Mezarlar çoğunlukla dörtgen formlu büyük gnays bloklarla kapatılmaktayken bazı mezarların kırma çatılı gnays bloklarla kapatıldığı da tespit edilmiştir. Söz konusu mezar kapaklarının bazılarında üst yüzeyde olasılıkla stel yerleştirilmek üzere açılmış yuvalar bulunmaktadır. Kentte gerçekleştirilen yüzey araştırmalarının sonuçlarına göre tüm nekropol alanlarında yaklaşık olarak 2400 kadar mezar olduğu anlaşılmaktadır. Mezarlar tek mezar, çift mezar, aile mezarı ve grup mezarlar olarak sınıflandırılmıştır.     

5.10 Göl Kalesi

1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nda Doğu Roma ordusunu yenen Türk boyları tüm Anadolu’ya yayılmışlar hatta birkaç yıl içinde Anadolu’nun batı kıyılarına kadar ulaşmışlardır. Bafa Gölü çevresinde tespit edilen pek çok savunma yapısının, bu olayla bağlantılı olarak inşa edildiği düşünülmektedir. Bu dönemde Herakleia’daki Hellenistik savunma sisteminin bazı kısımlarında onarım ve yeniden düzenleme çalışmaları yapılmıştır. Bunlardan biri olan Göl Kalesi, Bafa Gölü’nün doğusunda, Herakleia’nın güneyindeki burun üzerinde yer almaktadır. 12. yüzyıl sonu-13. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen yapı, yarımadaya göre şekillendirildiğinden, kuzeyden güneye doğru daralan bir plana sahiptir.

Kentten erişimin sağlandığı kuzey duvarın doğusunda büyük dörtgen bir kule, bu kulenin yanında, ön kısmı rampa ile düzenlenmiş bir giriş vardır. Kuzeybatıya yakın alanda ise daha çok at arabası, kağnı gibi dönemin araç girişleri için düzenlenmiş ikinci bir kapı bulunmaktadır. Kalenin batı duvarının yaklaşık ortasında büyük bir kuleye ait kalıntılar vardır. Bugün büyük oranda yıkılmış olan bu kule, Dilettanti Cemiyeti’nin gravüründe görüldüğü üzere 18. yüzyılın sonlarında hala ayaktadır. Kalenin güney taraftan da bir girişi vardır. Tahkimat duvarlarının iç yüzüne yerleştirilmiş, üstteki seğirdim yolunu taşıyan kemerler ve diş şeklinde çıkıntılarla donatılmış korkuluk kısmı yer yer görülebilmektedir. 2021 yılında kalenin kuzeybatı köşesinde yapılan kazı çalışmalarında ise bir şapel açığa çıkarılmıştır.

5.11 Kapıkırı Ada Manastırı

Herakleia’nın batısındaki, “Kapıkırı Asar” olarak bilinen ada üzerinde bir manastır kalıntısı bulunmaktadır (fig. 62-63). Manastır ilk kez, T. Wiegand’ın “Der Latmos” kitabında tanıtılmıştır. Ardından 1992 yılında Z. Mercangöz adadaki manastır ve kiliseyi makale olarak yayınlamıştır. Bölgede yüzey araştırması yapan A. Peschlow ise kısaca yapıya da değinmiştir.

75 x 115 metrelik adanın tümünü kaplayan ve güneybatı köşede giderek yükselen kayalık topografyaya göre kurulmuş manastırdan, ana kilise (katholikon), onun batısında güney-kuzey yönünde uzanan T planlı yemekhane (trapeza) ve trapezanın güneyindeki üst terasta bir şapel, kısmen iyi korunmuştur. Manastırın diğer kalıntıları, ne oldukları ayırt edilemeyen mekanlara ait temeller ve duvarlarla tüm adayı dolanan çevre duvarlarıdır. Surlara benzer dendanlı çevre duvarlarının bugün görülen doğu kısmında iki kule, girişe ait kalıntılar ve duvarların iç yüzüne yerleştirilmiş üstteki seyirdim yolunu taşıyan bazı kemerler dikkati çekmektedir. Kilisenin kapı lentosu üzerinde yer alan yazıta göre bu yapı, MS 13. yüzyılda, Meryem Ana Pantanassa’ya adanmıştır.